SANAL HAYATLAR
Barış İlhan, 2000

 

Bugünlerde iki konuyu yoğun olarak düşünüyorum: “Sanal” sözcüğü ve sayım nedeniyle sokağa çıkma yasağı. Özellikle geçen hafta “sanal” sözcüğüyle çok sık karşılaşır oldum. Cumartesi günü bir arkadaşımın hediyelik eşya dükkanının açılışına davetliydim. Karmaşayı tahmin edebilirsiniz. Tebriğe gelmiş bir çok insan, belki de Yılbaşı hediyelerini seçmeye çalışıyorlar, aynı zamanda da dükkana bir siftah parası bırakmış oluyorlar. Ben de raflara göz gezdirirken “Sanal Bebekler 950.000 TL” yazısını gördüm, ama sanal bebekleri göremedim. Çok merak etmeme rağmen o karambol içinde unuttum gitttim. Ertesi gün bir öğretmen arkadaşım çocuklar arasında sanal bebeklerin çok popüler olduğunu söyledi. Nihayet sanal bebeğin ne olduğunu öğrenme fırsatına kavuştum. Anahtarlık şeklinde, çocuğun beslediği, uyuttuğu, kolladığı hayali bir bebekmiş. Bütün gün elinden bırakamıyormuş.

 

Sonra bir haber programında sanal bebek salgınından söz edildi. Yavaş yavaş “sanal” sözcüğüne takılmaya başladığım için nereye gitsem, ne okusam onunla karşılaşmaya başladım. Derken gece haberlerinde çeşitli ülkelerden gelen askerlerin Türkiye’de sanal bir tatbikat yaptıklarını öğrendim. Bu tatbikatta hayali bir ada çizilmiş. Adanın kuzeyindekiler ile güneyindekiler arasında sürtüşme varmış. Askerlerin görevi de bu sürtüşmeni çatışmaya dönüşmesini önlemekmiş. Yani askerler arazide değil masa başındalar. Hayali bir durum üzerinde çözüm önerileri geliştiriyorlar. Hayali bebek, hayali çatışma, hayali çözüm önerileri. O zaman niçin buna hayali denmiyor da, "sanal" deniyor?

 

Sözlüğü açarak “sanal”ın kelime anlamına baktım. Sanal: Gerçekte yeri olmayıp, zihinde tasarlanan, farazi, tahmini... Her halde sanmak kelimesinden türetilmiş. Bir şeyin sanal olması demek, onun var olduğunu sanmak demek.

 

Tüm bunları izler ve düşünürken, aslında hayali durumlar içinde yaşamanın biz insanlara hiç de yabancı bir kavram olmadığının farkına vardım. Sanal sözcüğü yeni popülerleştiği için bebekleri ve tatbikatları ile bizi son günlerde çok meşgul ediyor, ama bunlar yeni şeyler değil ki...

 

Çocukluğumuzda küçücük bir tahta parçasına bir çok hayali anlam yükleyerek onunla oynamadık mı? Küçük taş parçalarını para sanarak onlarla alış veriş yapmadık mı? Bir çok komutan savaş esnasında düşmanın bir şekilde davranacağını sanarak hayali saldırılara hayali savunmalar geliştirerek yenilmedi mi? İş yerinde karşı masada oturan arkadaşımızın sinirli davranışlarını bize karşı sanarak ilişkilerimizi zedelemedik mi? Başka insanların bizden bir şeyler beklediğini sanarak o şeyleri vermeye çalışmadık mı? Başarılı olmanın bizi mutlu edeceğini sanarak başarı için uğraşmadık mı? Düşüncelerimizin, inançlarımızın, felsefelerimizin çok doğru olduklarını sanarak kendimizi bunlarla mahkum etmedik mi?


Şöyle bir düşünürseniz bu sorulara siz de yenilerini ekleyebilirsiniz. Tüm bunlar arasında aslında çoğumuzun hiç farkında olmadığı, ama çok önemli bir sanal durum daha var; sanal bir hayat yaşamak. Hepimiz hayat içinden geçişimizi kendimize bir kimlik edinerek gerçekleştiriyoruz. Yani bu kimliği hayat yolculuğunda bir taşıt olarak kullanıyoruz. Dünyayı ve insanları algılamamıza paralel bir şekilde, çocuklukta aldığımız etkilerle gerçek benliğimizin üzerine nasıl bir kıyafet giyeceğimize karar veriyoruz. Örneğin, entelektüel bir insan olmaya karar veriyoruz. Veya zengin ve güçlü olmaya karar veriyoruz. İçimiz gerçekte hayalgücü ve yaratıcılıkla doluyken, bunu en iyi sanatla uğraşarak değerlendirebilecekken, işadamı olduğumuzu sanıyoruz. İçimiz öfke ve kıskançlık doluyken, bir melek olduğumuzu sanıyoruz. Deliler gibi sevgiye ihtiyaç duyarken, bağımsız bir insan olduğumuzu sanıyoruz. Yani gerçekte ne olduğumuzun farkına varamadan, olduğumuzu sandığımız bir insanın kalıbına bürünüyoruz. Ve yaşamı bu hayali kişiliğin yaşayacağı gibi yaşamaya başlıyoruz. Piedra Irmağının Kıyısında Oturdum Ağladım kitabında bu kişilik Öteki olarak tasvir ediliyordu.

 

Öyküsü kısaca şöyleydi: “Adamın biri, uzun süreden beri tanıdığı bir dostuna rastlar; dostu yaşamda yolunu çizememiş biri izlenimini vermektedir. ‘Ona biraz para vermem gerekecek’ diye düşünür. Ama o akşam, dostunun zenginleştiğini ve o zamana kadar aldığı borçların tümünü ödemeye karar vermiş olduğunu anlar. Bara giderler ve bu dost herkese içki ısmarlar. Bu ani zenginliğin kaynağını sorduklarında, onlara son günlere kadar ‘Ötekini yaşadığını’ söyler. ‘İyi de, kim bu Öteki?’ diye sorarlar.

 

‘-Öteki, bana olmayı öğrettikleri, ama ben olmayan kişidir, der... ....

-Peki, sen kimsin?

-Ben, aranızda yüreğinin sesini dinleyen herhangi biri gibiyim. Yaşamın gizi karşısında gözleri kamaşan, mucizelere açık, yapıp ettiklerinden sevinç ve heyecan duyan biriyim. Ne var ki şimdiye kadar Öteki, düş kırıklığına uğrama korkusuyla elimi kolumu bağlıyordu.... Bu keşfi yaptıktan sonra gözüm açıldı ve gerçekte her zaman olmak istediğim kişi olmaya karar verdim. Öteki bana bakakaldı ama yeniden içime girmesine izin vermedim.... Öteki’ni yaşamımdan çıkarıp attıktan sonra mucizeler görünmeye başladı....’

 

Acaba biz de sanal Öteki’ni yaşamımızdan çıkarıp atsak mucizeler görünmeye başlar mı? Bunu bilmiyorum, ama büyük bir özgürlük duygusu hissedeceğimizi biliyorum. İnsanın gerçek kendisini tanımasından ve gerçek benliğinin istediklerini yapmasından daha büyük özgürlük var mı? Özgürlüğü içinizde hissettiğiniz için nereye giderseniz gidin beraberinizde götürüyorsunuz. Hiç kimse ve hiç bir koşul sizi kısıtlayamıyor. Kendinizi bağımsız bir insan sanmıyorsunuz, bağımsızlığınızı hissediyorsunuz. Sanal bir kimlik, sanal bir yaşam ve sanal bir bağımsızlık yok. Hepsi gerçek.

 

Bu düşüncelerle beynim tıka basa doluyken sayım günü geldi çattı. Bir gün sokağa çıkamayacağız. Televizyon, radyo, gazete ve dergiler sayım işleminin mantıksızlığı ve bizi eve hapsetmesi üzerine demeçler ve yazılarla dolu. İşlemin mantıksızlığı konusunda bir şüphe yok, ama hapis konusu aklımı karıştırdı. Ben kendimi hapsolmuş gibi hissetmiyorum, ama tüm düşünürler böyle hissetmem gerektiğini vurguluyorlar.

 

Bir kere daha tuhaf bir insan olduğumu düşünmeye başladım. Niçin herkes bugünü evde hapis olarak nitelerken, ben bunun bir fırsat olduğunu düşünüyorum? İstersem bütün bir günü evde sevdiğim insanlarla sohbet ederek, oyun oynayarak, kitap okuyarak, uzun zamandır yazamadığım yazıları yazarak geçirebilirim! Kendimi mahvetmek istiyorsam televizyonun karşısında bütün gün zapping yapabilirim! İstersem uyuyabilirim! Yoğun hayatımı bir günlüğüne durdurabilirim! Sokağa çıkmak dışında seçeneklerimin sayısı o kadar çok ki... Ama yok, bende bir tuhaflık var. Benim gibi düşünen kimse yok. Birisi diyor ki “Bu uygulamayla devlet bizim hayatımızdan 10 günü çalmış oluyor”. Ben düşünüyorum “Ben Öteki’ni yaşayarak kendi hayatımdan otuzbeş yıl çarpı üçyüzaltmışbeş günü çalmışım. Neyse ki kendimi Öteki sanmaktan vazgeçmişim. Ama çevremde ömürleri çarpı üçyüzaltmışbeş günü çalmayı sürdürenlerin sayısı çok. Devletin on günü yerine bu binlerce günü düşünseler ne olur? En büyük hapis kendini bir başkası sanmak değil mi?”

 

Acaba kimin bağımsızlığı sanal? Ben seçeneklere sahip özgür bir insan olduğumu sanıyor muyum? Yoksa gerçekten özgür müyüm?